Tozlu, Çamurlu Yollardan Otobana Çıkarken!

 

Hikâyenin kahramanı, bu anlatımda, 1962–1967 yıllarında, şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi’ nde geçen öğrencilik yıllarının ilk günlerinde, kalacak yer konusunda İstanbul’da yaşadığı zor günlerin bir hikâyesini değerli “Araç Haber” okurları ile paylaşmak istiyor. O bu anlatımıyla, o yıllardaki yaşam şartları, akrabalık, hemşehrilik, yardımlaşma bağları ve bu bağların karşılaşılan güçlüklerin aşılmasındaki önemini ve değerini yaşadığı örneklerle aktarmayı amaçlamaktır.  

Hikâyenin iyi anlaşılabilmesi için anlatımına Köyündeki ilkokuldan mezuniyet yılları ile başlamak istiyor. O, 1957 yılında 110–120 öğrencinin okuduğu iki dershaneli, bazen tek, bazen iki öğretmenin görev yaptığı 100 haneli Güney Köyü İlkokulundan mezun oldu. O yıllarda köylerde iş, güç, fakirlik, sıkıntı, yokluk çoktu. Tarlalarda çalışanların, okula giden çocukların, davarını, sığırını güdenlerin azıkları, çoğu zaman yufka ekmeğin yanında, birkaç ceviz ya da kesme şeker, bir iki haşlanmış yumurta, bir iki baş soğan, ekmeğe çalınmış erik ezmesi (marmelatı) gibi yiyeceklerden oluşurdu. Irgatlık (hasat) zamanlarında, ana yemek, çoğu zaman cacık olduğu için, öğlen vakitleri tarlaları, harmanları sarımsak kokuları sarardı. Köylerde evlerin çoğunun penceresinde cam yoktu. (Kış aylarında, evlerin açılan pencereleri gazete kâğıdı, bez gibi şeylerle kapatılırdı).  

Bu olumsuzluklara karşın, akrabalar, komşular, insanlar arasında dayanışma, paylaşma, yardımlaşma çok olurdu. Zengin ile fakir arasında fazla fark da yoktu. Üzerinde üniforması, rütbesi, masası, devlette görevi, devlette görevi olanlara yakınlığı olmayanların işi zordu. Şimdilerde kolay mı? İlkokulun ilk yıllarında, okul kitaplığında bulunan “100 Türk Büyüğü” adlı kitapta, köyde arasıra gördüğü, herkesin korktuğu, çekindiği karakol komutanının ve atlı ormancının adlarının olmamasını da anlayamamıştı! Bu yüzden O da ileride, adam olmak, adam yerine konulmak, sıkıntılardan, ezilmişlikten, yokluktan kurtulmak için okumak istiyordu.  

Ancak başka kardeşi, köyde çalışacak, ailesine yardımcı olacak kimseleri olmadığından, babası bu isteğine sıcak bakmıyordu. Buna rağmen, Karabük’teki halasının ısrarı, kendisi de Araç’ lı olan, şimdilerde Karabük’de ikamet eden, sevgili öğretmeni Ramis ACAR’ ın iknası ile razı olmuştu. İlkokuldan sonra, Ortaokulu okumak için Karabük’e geldi. Demir Çelik Ortaokulu’ na kayıt oldu. Karabük’te okurken eniştesinin (daha doğrusu halasının) yanında kalacaktı. Eniştesi Demir Çelik Fabrikası’ nda çalışmaktaydı ve iki eşliydi. Halası ikinci eşi oluyordu. 

Eniştesinin ailesi, Karabük’ te, o zamanlar adı “Esentepe Küme” olan, az sayıda yerleşimin olduğu, şimdiki Esentepe Mahallesinde iki göz yer evde beş nüfus yaşamaktaydılar. Her ne kadar Karabük’ te yaşıyor olsalar da (şimdilerde üzerinde apartmanlar olan) geniş bahçeleri, bağları; hayvanları, ahırları ile köylerdekinden farksız bir yaşantıları vardı.  

Evlerinin karşısında, 400–500 m. ileride Demir Çelik Fabrikası’ na ait Yenişehir vardı. Orada orta ve üst düzey Demir Çelik mensupları, çoğu kaloriferli, parklı, bahçeli evlerde Avrupa’nın da ilerisinde modern bir ortamda yaşamaktaydı. (1966 yılında staj için gittiği Avusturya’ da şehirlerin, Yenişehir’ in gerisinde olduğunu yerinde görmüştü). Buna karşın günümüzde, büyük kentlerdeki varoşların ilk örneklerini oluşturan Esentepe’ de ve Karabük’ ün diğer sivil semtlerinde, birçok insan, yolu, suyu, elektriği olmayan; suyun, kışlık odunun sırtta taşındığı, kerpiç evlerde yaşamaktaydı. Bu iki farklı dünyanın çocukları da bir bölümü toz, toprak, çamurlu yollardan, bir bölümü çiçekli bahçeler arasından gittikleri Yenişehir’deki okullarda birlikte okurlardı.  

Onun yanlarında kalması ile, okul zamanlarında, eniştesinin iki göz evinde yaşayanların sayısı altı kişi oluyordu. Ayrıca da, hastalık, bağ bahçe işlerine kendilerine yardım etme gibi nedenlerle köyden gelen yatılı misafirleri de hiç eksik olmazdı.   

O böyle bir ortamda beş yıl kaldı. 1960 yılında Ortaokulu, 1962 yılında da Endüstri Meslek Lisesini çok iyi derecelerle bitirdi. (Demir Çelik Fabrikasına kolay girebilmek ve rahmetli babasının “kısa yoldan dön” yönlendirmesine uyabilmek için ortaokuldan sonra Endüstri Meslek Lisesi’ ne gitmeyi tercih etmiş ve üç yıllık Okulu iki yılda bitirmişti).  

O bu başarılarını, kendisine ilginin, sevginin en içtenini gösteren, onu çocuklarından hiç ayırmayan sevgili halasına borçlu idi. Bu nedenle onun hayatında, halasının çok özel bir yeri ve sevgisi oldu.  

Aynı yıl, o zamanlar Ülkemizde mühendis yetiştiren üç okuldan birisi olan ve girilmesi çok zor olan şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi’ nin eleme ve giriş sınavlarını da kazanmıştı.  

Bu nedenle, daha önce sınav için gittiği İstanbul’a şimdi 2. kez, bu Okula kayıt yaptırmak ve Mühendis olmak için gidecekti. Bir sonbahar günü sevinç, heyecan, endişe gibi karışık duygularla Karabük’ ten ayrıldı. 11-12 saatte İstanbul’ a ulaştı. Sınava girmek için geldiğinde kaldığı uzaktan akrabaları olan birisinin Üsküdar “Duvar Dibi” denilen yerdeki evlerine geldi.

Ertesi gün erkenden okula kayıt ve okul yurduna giriş yaptırmak için evden ayrıldı. Bir sorun olmadan kaydını yaptırdı. Ardından yakındaki okul yurduna geldi. “Yurt çıkanlar” listesinde adının olmadığını gördü. Kendisine, yurtta yer olmadığını, daha sonra sıra gelebileceğini söylediler. Bu duruma çok üzüldü. Yurda başvuru için doldurduğu müracaat formunda verdiği bilgilere göre yurt çıkmasının çok muhtemel olduğunu düşünüyordu. Planını da ona göre yapmıştı. Üsküdar’daki uzaktan akrabalarının yanında uzun süre kalamazdı.

Babası, Köyden (daha doğrusu Karabük’ ten) ayrılırken bir sorunu olduğunda, parasız kaldığında gitmesi için, İstanbul’da fırınlarda çalışan akrabalarının, komşularının adreslerini de vermişti. O yıllarda Köylerde, neredeyse her evden bir ya da birden çok kişi İstanbul’da, çoğu Safranbolu ve köylerinden patronlara ait olan ekmek fırınlarında işçi olarak çalışırlardı. Becerilerine ve kıdemlerine göre çırak, yamak, yardımcı, hamurker, pişirici gibi adlarla anılan işleri yaparlardı. (İğdir civarı ve yukarısından olanlar ise bugün olduğu gibi şekercilik, pastacılık işlerinde çalışırdı).  

Yurt çıkmayınca, Babasının verdiği adreslere başvurmak zorunda kaldı. Kendisinden 8–10 yaş büyük ve halen de hayatta olan “Goca Ömer” lakaplı amcasının oğlunun Beşiktaş’taki “Aynalı Fırın”da hamurker olarak çalıştığını biliyordu. (Köylülerinin çalıştığı, Aynalı Fırın, Hasan Çakar, Yeni Mahalle, Divan Yolu gibi fırın adlarını Köydeyken de çok sık duyardı). 

Okuldan, yürüyerek Beşiktaş’a geldi. Halen de faal olan “Aynalı Fırın”ı buldu. Tezgâhtan müşterilere ekmek veren kişiye, Yıldız Mühendis Mektebinde öğrenci olduğunu söyledi ve akrabası olan Ömer KUŞCU’ nun olup olmadığını sordu. Sorduğu görevli, üzerine çiğ ekmeklerin dizildiği pasa adı verilen genişçe tahtaları, yukarıdaki bir boşluktan aşağıya uzatmakta olan, ancak kendisi görünmeyen kişiye “La Satılmış, Goca Ömer’ in misafiri geliyor baksın” diye seslendi. Satılmış da yukarıdan “T amam gelsin” diye cevaplandırdı. 

Fırının arkadaki tenha sokağa açılan, çalışanların kullandığı; odun, un, tuz vs.’ nin içeri alındığı kapısını buldu. İçeri girdi. Merdivenden çıkarken, yukarıda, merdiven başında kendisini bekleyen, başında beyaz takke, üzerinde beyazlığı solmuş, yatak kıyafeti gibi iş giysileri olan akrabasını gördü. Sıcak bir buluşma havasında birbirlerine sarıldıktan sonra, (üzeri başı biraz unlanmış olarak!) birlikte az ilerideki hamur kazanlarının ve teknelerinin, üstünde teraziler olan tezgâhların bulunduğu ekmek yapılan yere geldiler. İlk defa bir fırında ekmeğin yapıldığı yerleri görüyordu. Amcasının oğlu, oldukça sıcak olan burada, 5–6 kişi birlikte çalışmaktaydılar. İş arkadaşlarından köylüsü olmayanlara onu tanıttı ve bir tabureye oturttu.

Ona, amcasının oğlunun arkadaşları da çok cana yakınlık gösterdiler. (Tabi ne de olsa, çocukların, “Bizim uşağımız okumaz, bizden adam çıkmaz” diyerek büyütüldüğü bir yerden, köylerinden ilk kez birisi çıkmış, sınavlar kazanmış, kendilerinin büyük mektep dedikleri yakınlarındaki bir okulda okumaya, büyük adam olmaya gelmişti!. Kim bilir belki ileride kendilerine de faydalı olabilirdi).

Onlara, Okula kayıt yaptırdığını ancak yurt çıkmadığını, daha sonra sıra gelebileceğini, bu arada bir süre kalabilecek bir yer aradığını söyledi. Kendi aralarında yaptıkları kısa bir değerlendirmeden sonra, ona fırının yatakhanesinde boş yer olduğunu, beğenirse kalabileceğini söylediler. Sonra amcasının oğlu ile birlikte yatakhanenin bulunduğu bir üst kata çıktılar.  

Yatakhane, içinde üçer, dörder ranzalı yatağın, küçük ahşap dolap vs’ nin olduğu, üç-dört bakımsız, düzensiz küçük odadan ibaret idi. Ona şimdilik boş olan bir yatağı, kullanabileceği dolabı vs.’ yi gösterdi. İçine sinmese de, başka çaresi olmadığı için kalabileceğini söyledi. Üsküdar’daki akrabasına gitmek ve ertesi gün valizini alarak dönmek üzere vedalaşarak fırından ayrıldı.  

Fırında çalışan köylülerinin durumu onda hayal kırıklığı yaratmıştı. Onların daha iyi ortamlarda, iyi şartlarda çalıştıklarını düşünüyordu. Onlar her yıl İstanbul’ da 8–10 ay çalıştıktan sonra, ütülü yeni elbiseler, beyaz gömlekler içinde; hatta bazıları kravatlı; damat traşlı, (herhalde, güneş görmemekten, çok somun yemekten olacak) elleri, yüzleri dolgun, bembeyaz bir halde Köye dönerlerdi.  

O, onların bu zengin duruşlu, farklı görünümlerini hayranlıkla izlerdi. (Gerçi köyde bir iki gün bu halde dolaştıktan, karşılaştıkları kişilerle hoş beş yapıp, sigara içenlere, bazen tek, bazen de paketi ile iyi sigaralar dağıttıktan sonra, elbiseleri gibi elleri, yüzleri solar, kararır, kavrulur onlar da diğer köylülere benzerlerdi). Bu arada, o yıllar yeni çıkan beyaz naylon gömleklerin ve çorapların bilmeyerek diğer çamaşırlarla birlikte kaynatıldığı için eriyip şekil değiştirdiği de Köylerde konuşulurdu. 

Bu iyi olmayan durumlarına rağmen, bilmediği bu büyük şehirde, zor gününde, sahip oldukları çok az şeyleri kendisi ile paylaşan bu insanların gösterdikleri ilgiden, yakınlıktan çok memnun kalmış; onları daha önce olduğundan daha fazla sevmişti.  

Bu duygularla Üsküdar’daki akrabasının evine geldi. O akşam da geç saatlere kadar, ailenin Ortaokula giden, derslerinin pek iyi olmadığı anlaşılan çocuğuna ders çalıştırdı. Sabahleyin yurda yerleşeceğini söyleyerek valizini aldı ve evden ayrıldı. Onu sıcak bir şekilde uğurladılar ve yurtta kalsa da her zaman gelmesini söylediler.  

Evden ayrıldıktan sonra, Karacaahmet Mezarlığı’ nın karşısındaki duraktan tramvaya bindi. Üsküdar İskelesi’ ne geldi. Oradan da motorla karşıdaki Beşiktaş’ a geçti. Fırına uğrayıp valizini bıraktıktan sonra okula vardı. Bir iki gün sonra başlayacak derslerin programını aldı, bir süre okulda dolaştı, bazı öğrencilerle tanıştı ve ilk gecesini geçirmek üzere fırına döndü. 

Fırında 8–10 gün kadar kaldı. Bu zaman zarfında yakındaki fazla müşterisi olmayan bir kahvede derslerine çalışmaya çalıştı. Temizliğin iyi olmaması, hamam böceklerinin fazlalığı, gürültü gibi ortamdan kaynaklanan zorluklar dışında bir sorunla karşılaşmadı. Ancak herkes ona yakınlık gösterse de fırında daha uzun süre kalması pek mümkün görünmüyordu.  

Yaşadığı bu ortamı okuldaki arkadaşlarına anlattı. Okul yurdunda kalanlardan, onun Kastamonulu olduğunu bilen birisi, ona, “Ya yurtta çalışanların hepsi Kastamonulu, onlara söylesene, belki sana bir torpil yaparlar” dedi.  

Söylenen aklına yatmıştı. Hemen dersten sonra, yakındaki yurda gitti. Yurtta çalışanlardan birisini buldu ve kendisini tanıttı. Kastamonulu olduğunu yurt çıkmadığını ve kalacak yerinin olmadığını söyledi. Onun da Kastamonu Taşköprü’den olduğunu öğrendi. Birlikte, amiri (baş hademe) durumunda olan  “Murat Abi” dediği kişinin odasına gittiler. Ona durumu anlattılar. “Murat Abi” de, sıcak karşıladı, ilgi gösterdi.  

Ancak, “Murat Abi” şu anda, yurtta boş yer olmadığını; yine de durumunu yurt müdürüne ileteceğini ve birkaç gün sonra tekrar gelmesini söyledi. Bu arada ona, yine okula yakın olan “Yenimahalle” denilen yerde özel bir yurdun olduğunu, oraya da sormasını ve okul yurdu çıkana kadar, bir süre orada da kalabileceğini söyledi.  

Ertesi gün okuldan dönerken Taşköprülü hemşerisinin söylediği özel yurdu buldu. Yıldız’ dan Beşiktaş’ a inen yola yakın, arka sokaklardan birinde, üç-dört katlı küçük bir apartman idi. Girişte, yönetici odası olduğu anlaşılan cam bölmeli odada, yönetici olmadığı belli olan, çocukluktan delikanlılığa yeni geçmiş genç bir kişi bulunuyordu. Ona, yurtta yer olup olmadığını sordu. “Valla ben bilmeyan. Müdür bey biyere gitdi hemen geliyan dedi. Şimdi gelü, ona sorasıgız” dedi. Şivesi yabancı olmayan bu kişiye nereli olduğunu sordu. “Gastamonuluyun” dedi. Ardından neresinden olduğunu sordu ve “Gastamonu Araç” cevabını aldı. Burada da yine bir hemşerisi ile karşılaşmış olmasına sevindi.  

Az sonra, Kastamonulu gencin akrabası olan müdür de geldi. Ona kendisini tanıttı. Yurtta yer olup olmadığını sordu. O da hemşehrilik yakınlığı ile ilgi gösterdi, yer olmasa da bir çözüm bulacağını, o gece misafir olarak kalabileceğini söyledi. 

Gördüğü ilgiden ve sorunun hallinden mutlu oldu. Hemen yürüme mesafesindeki fırına geldi. Fırındakilerle vedalaştı. Valizini alarak özel yurda döndü.  

İlk kez bir yurtta kalacak, yurdun nasıl olduğunu görecekti. Onu, yurt personeli için kullandıkları küçük bir odaya yerleştirdiler. İlk gece, fırındaki duruma göre oldukça rahat geçmişti. Ancak, sabahında, yetersiz olduğu anlaşılan iki tuvaletin kapısında öğrencilerin sıra tutmasını yadırgamıştı.  

O gün, yurttan 600-700m. mesafedeki okula geldi. Öğle arasında, okul yurdundaki Taşköprülü Baş Hademe “Murat Abi” ile karşılaştı. Ona yurt müdürü ile görüştüğünü ve kendisini görmesini söyledi.  

Hemen Okul yurduna gitti. Yurt Müdürü ile görüştü. Kendisini tanıttı. Okula yeni kayıt yaptıran öğrencilerden olduğunu, yurt çıkmadığını, kalacak yerinin olmadığını, Beşiktaş’ta bir fırının yatakhanesinde kaldığını, orada da daha fazla kalmasının mümkün olmadığını anlattı. Sonradan emekli bir subay olduğunu öğrendiği, ciddi duruşlu bir kişi olan yurt müdürünün anlatılandan duygulandığını hissetti. Ona “Tamam, evladım git girişini yaptır” dedi. Yanından uçarak ayrıldı. Yandaki odada yurda girişini yaptırdı. Taşköprülü “Murat Abi” yi buldu. O da çözüme katkıda bulunmanın memnuniyeti ile hemen nevresim, çarşaf, battaniye vs. verdi, yatağını, dolabını gösterdi.  

Böylece, iki haftadır devam eden kalacak yer sorunu son buluyordu. Okul yurdu, yıpranmış, Yıldız Saray’ larının, yüksek ahşap tavanlı, büyük pencereli, kalın taş duvarlı iki binasından oluşmakta idi. Yatakhanelerinde ranza usulü ile, 80-100 öğrenci kalmakta, binalarda ısıtma sistemi de bulunmamakta idi. Sabahları sıraya girilen, yıkanırken sık sık sıcak suyu kesilen banyosu da binanın dışında bulunuyordu.  

Bu olumsuzluklara rağmen, O yine de yurda girmiş olmaktan mutlu oldu. 4 yıl yurtta kaldı. Güçlüklere rağmen Mühendislik Mektebinde de başarılarını sürdü. 1967 yılında Mühendis, 1968 yılında Yüksek Mühendis oldu. 10 yıl Karayolları 15. Bölge Müdürlüğünde görev yaptı. 1978 yılından bu yana da halen Üniversitede görev yapmaktadır.  

O, aradan yıllar geçse de, geçmişteki yoklukların, ezilmişliklerin, sıkıntıların yanında, yardımlaşmaların, paylaşmaların fazla olduğu o sıkıntılı günleri, o günlerde kendisine kucak açanları hiç unutmadı. Bir ekilip ancak dört ürün alınabilen, verimsiz, kıraç topraklarda filizlenen bir fidanın gelişmesinde, meyve vermesinde emeği olanlara olan borcunu da hiç unutmadı. İnşallah, onlar da yüzlerce kilometreyi bulan yolların projesindeki, yapımındaki; binlerce öğrencinin yetişmesindeki paylarının farkında olabilmişler, bunun mutluluğunu yaşayabilmişlerdir.  

O günlerde yaşanan bu yardımlaşmalar, dayanışmalar; insanlar, günümüzdeki gibi varlıklı, masalı, rütbeli, üniformalı olsalardı yine öyle olurlar mıydı acaba? Kim bilir, beklide böyle dayanışmalara, kaynaşmalara, paylaşmalara ihtiyaç duymazlar; günümüzde çoğumuzun yaptığı gibi, görmezden, duymazdan gelebilirler, “Başının çaresine baksın!” da diyebilirlerdi. En yakınlarımızdan başlayarak, ulaşabildiğimiz tüm insanlarla, birliktelik, paylaşma, güzellikler içinde yaşama arzu ve  dileklerimle…                                                                                          

Ekim-2010-ZONGULDAK
Şenol KUŞCU
senolkuscu@yahoo.com

Reklamlar