İsmail Ağa’nın Taşsız Tarlada Kırılan Saban Demiri

       8-10 yaşlarındaydım. O zamanlar köylerde, nadasa bırakılanlar dışında ekilip dikilmeyen arazi bırakılmazdı. Nadas’ a bırakılan tarlalar da sonbaharda yapılacak olan ekime hazırlamak için, yazın başında aktarılırdı. Köylerde bu işe “ferk” denirdi. Bir sabah, sabanı, boyunduruğu katırımıza yükledik, Öküzleri de önümüze katarak, babamla birlikte “ferk etmek” için, Düzmeşeler denilen yerdeki tarlanın yolunu tuttuk. Bir süre sonra yolda İsmail ÜREMEZ isimli tarla komşumuz ile karşılaştık. Eşeğine binmiş, vakitsiz bir zamanda, üzgün bir yüz hali ile Köye dönüyordu. Babam, selamlaştıktan sonra, “İsmayıla hayrola, bu saat’ de neçün dönüyon. Yoksa yolu mu şaşurdun?” diyerek laf attı. İsmail ÜREMEZ “Öğ Memeda sorma ya, demürü gırduk. Öküzleri salıvedim. Perşembe Pazarı’ na (İğdir’ e) demürü yapdumaya gideceyin” dedi.

Babam, “Öğ Düzmeşelerde, guşa atacak daş yok, yaş yok demür nasıl gırılu?” Diye sordu. İsmail Ağa, “Üst baştaki yamaları kaç yıldu ekmeyaduk. Bıyıl ekelim dedük. Ekmeye ekmeye, toprak daş gibi olmuş. Saban geçmeya. Zar zor yarım evlek oldu olmadı, saban gitmeyan dedi. Bi bakdım demür gırılmış. Biraz da evvelden özrü varmış” dedi. Babam: “Ölecek garga gırılacak dala gonarmış. Senin demürün de gırılacağı varmış. Sağlık olsun, başka sakatlık olmasın” dedi. Sonra o köye biz tarlaya devam ettik.

O gün, geç denecek bir vakit’ de tarlaya vardık. Babam tarlanın alt başında bir yerde sabanı, boyunduruğu katırdan indirdi. Yakındaki bir ağaca katırı bağladı, başına torbasını astı, ekmek (azık) torbasını, su kabını uygun bir yere koydu. Ben de Öküzleri sabanın yanına yaklaştırdım. Öküzlerimizden birisi, danalık döneminden öküzlük dönemine yeni geçtiği için boyunduruğa (koşulmaya) acemi idi. (Danalar, dövdürme adı verilen ve hayvan’ a çok acı veren bir işlemle, yumurtalık bağlantıları, bu amaca uygun iki çıta parçası arasında sıkıştırılır ve tokmak darbeleri ile ezilerek “Öküz” yapılırdı. (Geçmişte saraylardaki harem ağalarına da benzer işlem uygulanmakta idi ise, çok ızdırap verici bir operasyon olmalıydı). Babam, uçlarında zelve adı verilen ağaç çubukların olduğu boyunduruğu, öküzlerin boynuna yerleştirdi. Bu sırada acemi olan öküzümüzün bulunduğu zelvelerin ucunda bağlama ipinin olmadığını, (düşmüş olduğunu) gördü. Sağ, sola baktı yok. Ceplerinde ip aradı bulamadı. Etrafta isteyecek kimseyi de göremeyince, yakındaki çalılığa gitti, kendisini gizledi ve sonra elinde donundan çektiği anlaşılan beyaz bir ip (uçkur) ile döndü. O iple dananın zelvelerini de bağladı. (O yıllarda yetişkin her köylünün cebinden ip, belinden bıçak gibi şeyler pek eksik olmazdı). Sonra ucuna demiri takılmış olan sabanı boyunduruğa bağlayarak sürmeye başlamak için gerekli hazırlığı tamamladı.

Bu sırada ben de acemi olan öküzü, başına bağlı başlığı ile tutuyordum. Daha sonra da, alışık öküze ayak uydurması için, yine başlığından tutarak önünde yürüyecektim. O gün benim asıl görevim bu idi. Babamın bir elinde sabanın tutağı diğer elinde “Ürgendere” adı verilen alt ucunda sabanın çamurunu sıyırmak için “Çemek” denilen metal kısım, üst ucunda ise sivriltilmiş küçük çivi (nodul) bulunan uzunca çomak ile tarlanın sürmeye başlanacak noktasına geldik. Sabanı çizgiye yerleştirdi. Öküzlere ürgendire ile hafifçe dokundu ve “gah” diyerek işe başladı. Ancak, acemi olan öküz devamlı huysuzluk yapıyor, boynunu sağa sola sallıyor, önünde başlığını tutarak yürüyen beni de saymayarak ileri geri ani hareketler yapıyor, bir türlü diğer öküze ayak uyduramıyordu. Bu arada Babamın sabanı çizgide tutması zorlaşıyor, kızgınlığı, uçkuru çıkarılmış donunun düşmesinin verdiği rahatsız edici durum da eklenince daha da artıyordu. Bu kızgınlığın etkisi ile, öküzün önünde iyi yürüyemediğim için ara sıra bana da bağırıyordu.

Bu zor durumda, 5-10 çizgi devam ettikten sonra, Babam: “Oha” dedi ve öküzleri durdurdu. Bana yakındaki su kabını getirmemi söyledi. Koştum getirdim. Suyunu içtikten sonra, biraz durdu. Yakınımızdaki sürülmemiş bir tarlada otlamakta olan İsmail Ağa’ nın daha önce saban demiri kırıldığı için bıraktığı öküzlerine baktı. “La oğlum goş şu Ismayıla’ nın öküzlerinden birini buraya getir” dedi. O, huysuzluk eden danayı boyunduruktan çözerken, ben de İsmail Ağanın, öküzlerinden bize yakın olanını sabanın yanına getirdim. Babam kulağından tuttu, bizim dananın yerine onu bağladı (goşdu).

İsmail Ağa’ nın öküzü az çok bizim öküz’ e uyum sağladı ise de, Babamın sık sık yukarı çekmek zorunda kaldığı donundan kaynaklanan rahatsızlığı devam ediyordu. Bu arada, İsmail Ağanın öküzünde ani bir huzursuzluk belirdi. Önce kuyruğunu havaya kaldırdı, gözleri açıldı, bakışları kızgınlaştı. Sağa, sola kafasını salladı, sonra aniden arkasında sabanı da sürüyerek koşmaya başladı ise de boyunduruğun diğer ucunun bizim öküze bağlı olması ve arkasındaki sabanın zorlaması ile fazla gidemeden durdu. Mesele anlaşılmıştı. Öküzü büğelek tutmuştu. Bu zamanları “büğelek” adı verilen at sineği gibi irice bir sinek, büyükbaş hayvanları ısırarak canını acıtır. Hayvanlar da bu acımanın etkisi ile, can havliyle sağa, sola koşarlardı. Buna köylerde “Büğelek tutması” denirdi. Babam arkadan yetişti geldi, öküzün sırtındaki büğeleği gördü ve şapkası ile vurarak öldürdü ise de hayvanın huzursuzluğu yine devam ediyordu.

Babam bana dönerek “la oğlum bugün buralarda bi uğursuzluk va. İsmayıla demürü gırdı. Biz de sabanı gıracayuz bi sakatlık yapacayuz. Bırakalım” dedi. Sabanı uygun bir konuma getirdi. Öküzleri boyunduruk’ dan çözdü ve İsmail Ağa gibi o da otlamaya bıraktı. Sonra kayışı sabandan çözüp omzuna attı, birlikte katırın bağlı olduğu ağacın yanına geldik. Yemek ve su kabını koyduğumuz yerden aldık. Babam önde ben arkasında katıra bindik. Öğlen olmadan, erkenden biz’ de köye döndük. Köy’ de, Caminin önünde, aralarında “Goca Hüsnü, Cırt Hasan, Deli İbrahim” lakaplı komşularımızın da olduğunu hatırladığım, namaz vaktini bekleyen üç beş kişi oturuyordu. Babam katırdan indi. Selam verip yanlarına çömeldi. Ben az ileride katırın üzerinde beklerken “Koca Hüsnü lakaplı komşumuz,, Babam’ a: “Hayrola Memeda, fergi erken bırakmışsın” dedi. Babam “Öğ sorma, bugün Düzmeşelere kimsenin yolu düşmesin. Uralarda bi uğursuzluk va. Ismayıla daşsuz tarlada demürü gırdı, ben de az galsın bi sakatlık edeceyidim. Dana acamalık etti, doğru gitmedi, nerdey ise öğünde yürüyen uşağı da ezeceyidi. Baktım olmayıcak, dananın yerine Ismayılanın Öküzünü goşdum. Onu da büğelek tutdu. Sabanı boyunduruğu sürükledi gitti. Zor zapdetdım. Nedelim, ben de goyvedim” dedi. “Deli İbrahim” lakaplı komşumuz “Öğ Memeda İbramanın Öküzleri, gendüsü gibi akıllıdu, angaryaya gelmez. Senin yabancı olduğunu anlamışdu. Boyunduruktan gurtulmak üçün büğelek numarası yapmışdu” dedi. Babam da “La sayi, oğlan sabanın yanına zor götüdü, boyunduruğa bağlarken de kötü kötü bakıyadu. Anlaşılan Ismayıla Öküzleri öğretmiş” dedi. Gülüştüler. Kendisi namaz için orada kalırken bana katırı eve götürmemi söyledi. Eve geldim. Annem: “Bıban nerde? Neçün erken geldigiz” diye sordu. Ben de ona olanları anlattım.

                                                                                                01.10.2010

                                                                                         Prof. Dr. Şenol KUŞCU

………………………………………………………………………………………………………………………………..

NOT: Bu hikaye, 1952 ya da 53 senesinde, o zamanlar Araç’ a  bağlı olan Aşağı Güney Köyün’ de yazarı tarafından yaşanmış yarım günün öyküsüdür.

Reklamlar