Geçmişten bir yolculuk öyküsü

Geçmişten bir yolculuk öyküsü,
“Bu duman nereden geliyor? Yanıyoruz!

1.Bölüm
Çaylar, ırmaklar da insanlar gibi yolculuğa çıkarlar. Onları denizlere, göllere ulaştıran yollara “vadi” adı verilir. Bu vadiler, çoğu zaman demiryollarına ve karayollarına da yol olur, iller, ilçeler, hatta Ülkeler arasında doğal sınırlar oluşturur.

Yolculuklarına, birbirine çok uzak noktalardan başlayan Araç Çayı ile Soğanlı Çayı Karabük’ de birleştikten sonra, Filyos Irmağı adını alarak, sağındaki yollarla birlikte yolculuğuna devam eder. Milyonlarca yıllar önce, Araç çayı bu birleşmenin Karabük’ e 35km mesafedeki Toprakcuma denilen yerleşim yeri civarında ve Soğanlı Çayı da, Bizim Köy (Güney Köyü) civarında olması için uğraşmışlar ancak başaramamışlar. Eğer başarabilselerdi bugün Karabük’ ün olduğu, Demir Çelik Fabrikasının kurulduğu geniş düzlükler buralarda oluşacak ve Karabük de Bizim Köy ve Toprakcuma civarında kurulacaktı. Ya da o zaman buralar bataklık olacak, bizim köy’ de, Toprakcuma da buralarda olmayacaktı.

Gerçekten haritaya bakıldığında bu iki çayın, bu bölgede birbirine çok yaklaştığı görülür. Arada iki çayı birbirine bağlayacak bir tünel açılsa bu tünelin uzunluğu 2,5–3 km kadar olurdu. Kim bilir belki bir gün, bir nedenle, böyle bir tünel de açılabilir. Ancak açılacak tünelde birinden diğerine su akışı zor olabilir. Zira tünel açılacak bölgede her iki çayın denizden yüksekliği 425m kadardır.

İki vadiyi ayıran sıralı dağlar, bu yaklaşma bölgesinde “Bek” denilen bir mevkide en alçak kot’ a iner ve bir geçit noktası oluşturur. Safranbolu’ nun Zonguldak’ a bağlı olduğu yıllarda, Kastamonu ile Zonguldak arasında il sınırı da olan bu geçit civarında 50–60 yıl önceleri bizim ve komşularımızın verimli tarlaları bulunmakta idi. O yıllar sadece Araç Çayına bakan yamaçları orman ile sınır olan tarlalarımız, sonraları ekilmediği için orman oldu. Orman olunca da Devlet elimizden aldı “Devlet Ormanı” yaptı.

Bizim tarladan her iki vadi ve Araç Çayı’ nı izleyen, köylülerin “Susa” dediği Safranbolu-Kastamonu Şosesi görünürdü. Buradan etrafa bakanların ufuk çizgisi, Güneyde Ovacık sırtlarına, Kuzeyde ise Eflani tepelerine kadar uzanır. Tarlamıza yağan ve sele dönüşen yağmur suları da Karabük’ de tekrar buluşmak üzere ikiye bölünür. Yine o yıllarda, özellikle kış aylarında, köylülerimizin hayvanlarını buralarda sık sık kurtlar yerdi. Bir gün bizim ineği de kurtlar yediğinde, Babamın, komşularımıza “Ya bu kurtlar bizim ineği yemezdi. Yanlışlık oldu.” dediğini, o günler köyde olan herkes hatırlar. Kurtlar arada sırada tarlamız civarında göründüğü için, herhalde, Rahmetli Babam onlarla tanışık olduğumuzu ve bu nedenle de bize zarar vermeyeceklerini düşünüyordu!

Çocukluk yıllarımda, aile büyükleri ile bu tarlaya çalışmaya, ya da hayvan otlatmaya geldiğimizde, diğer çocuklar gibi en büyük eğlencem “susa” dan geçen ve sayıları fazla olmayan arabaları, 1-1,5 km uzaktan da olsa görebilmek, bazen de saymak olurdu.Günümüzde en ücra yerlerde yaşayanların uçaklara bile fazla ilgi ve merakla bakmadığı düşünülürse, 40-50 senede, nereden nereye geldiğimiz daha kolay anlaşılacaktır.

O yıllar şose’ ye 7–8 km mesafede olan köyümüze, araba yolu olmadığı için motorlu araçlar gelemezdi. Kasabaya gitmek de zor olduğundan kamyon, otobüs gibi motorlu araçları yakından görmek, dokunmak; mümkün olsa da binebilmek, köylerdeki büyük insanlar için bile merak konusu olurdu. (Hatta o dönemlerde köylerden birine, bir şekilde tenteli jiple göreve gelen Kaymakama yemek veren köylülerin, jip’ in önüne de yemesi için ot bıraktıkları konuşulurdu.)

İnsanlar köyümüzden Araç, Safranbolu gibi yakın ilçelere ve büyük şehirlere gitmek için 7-8 km’ lik patika yoldan, yaya ya da at, eşek ile Toprakcuma denilen yerde, şose’ ye ulaşır; burada, yolun kenarında, saatlerce, geçecek ve kendilerini alacak bir vasıta beklerdi.

Toprakcuma (Bölgedeki Çaycuma, Beycuma, Ovacuma gibi, diğer beldelerde olduğu gibi) pazar kurulduğu, camisinde de Cuma Namazı kılındığı için, Cuma günleri çok kalabalık olurdu. Buradan, Safranbolu, Araç gibi yakın yerlere ve İstanbul’ a belli saatlerde otobüsler ya da arkası tenteli kamyonlar kalkardı. Diğer günlerde ise, günlük sayısı 20-30’ u geçmeyen kamyon, kaptıkaçı (pikap) ve bir iki posta otobüsü’ nün geçmesi beklenirdi. Onlar da her zaman durmaz; ya da yoldan yolcu almazdı. Safranbolu, Araç gibi yakın ilçelere yolculuklar genelde, boş ya da dolu geçen kamyonlarla olurdu. Eğer bu yolculuğunuz kamyonların şoför mahallinde ya da, çoğu kez ücret de almayan sarı (şimdilerde turuncu) renkli Nafıa (Karayolları) kamyonlarında olursa kendinizi şanslı ya da ayrıcalıklı hissederdiniz.

Bu satırların yazarı da, 1957-1962 yılları arasında, Karabük deki öğrencilik yıllarında, Karabük-Toprakcuma arasındaki 35km’ lik tozlu, topraklı yolu, çok defa kamyonların kasasında gidip gelirdi. Bir defasında, toza bulanmış, yüzü gözü fark edilmeyen halim nedeniyle Toprakcuma’ da kamyondan indiğimde Babamın zor tanıdığını unutamam.

Kamyon kasasında yolculuğun, tozdan, ayazdan başka bir zorluğu da; kulağını yanındaki ile sohbete, radyoya ya da son zamanlarda da pikabın çaldığı müziğe veren şoföre, ineceğinizi duyurmak olurdu. Bunun için bağırmak pek yeterli olmaz; ancak şoför mahallinin üstüne kuvvetle vurmakla mümkün olabilirdi. Mümkün olana kadar da, çok defa ineceğiniz yerden yarım saatlik yürüme mesafesi uzaklaşırdınız.

1.Bölümün Sonu

Şenol KUŞCU
Mart 2011-ZONGULDAK
senolkuscu@yahoo.com

Reklamlar