Bir Zamanlar Çocuktuk !..

abc

Tek kişilik ve oldukça da yumuşak koltuğuma yaslanıp ayaklarımın altına tabure koyduktan sonra başımı arkaya doğru yaslıyorum. Ardından gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıp sakinleşiyorum. İşte o an sanki bedenim yumuşak koltuğun üstünde dururken ruhumun bedenden ayrılıp mazide gezdiğini hissediyorum.

Yıl 1996 mevsimlerden Ocak ve yarı yıl tatiline 1 hafta var. Tatil 15 gün bile olsa çocuk psikolojisinden olsa gerek hiç bitmeyecek sanıyorsunuz. Ama her güzelliğin bir sonu olduğunu zamanla anlıyorsunuz. Ben tatil moduna çoktan geçtim. Kış ayı içersinde olmamızın verdiği cazibe ile eczaneleri geziyorum. Neden mi dediğiniz duyar gibiyim. Grip yada soğuk algınlığı için ilaç almaya tabiî ki gitmedim. Daha çocuğum 14-15 yaşlarında. Eğer benim gibi bir ayağınız köyde ise ve mevsimlerden kış ise ya kızağa binersiniz yada sapanla kuş avına gidersiniz. Bende eczaneleri dolanıp sapanta yapmak için serum lastik alıyorum.

O zamanlar her şey para demek değildi. Sağlık önce gelirdi. Yaşım küçük olduğu için bana serum vermezlerdi. Ne yapacağımı sorduklarında açık açık ‘’ sapan yapmak için alıyorum ‘’ derdim. Bu bazen inandırıcı gelirdi eczacılara duruma göre serum verdikleri de olurdu. Ama en fazla bir sapanta yapmak için kadar olan 50-60 cm boyunda alabilirdim bir eczaneden. Bu benim için yeterli değildi. Benim daha fazla seruma ihtiyacım olduğu için 1 hafta kadar tüm eczaneleri gezerdim. Ben alamazsan benim yaşımda ama kalıbına dolgun yaşından büyük gösteren arkadaşlardan yardım isterdim.

Tatil öncesi bir haftam serum aramakla geçerdi. Aldığım serum o kış işimi görürdü ama diğer kışa kadar ya çürür yada ya da sapanta kaybolurdu. En az 5-6 tane serum alana kadar gezerdim eczaneleri. Bir serum benim işimi görürdü ama köydeki arkadaşlarım için de serum gerekliydi. Yanlış anlamayın niyetim para kazanmak değil. Tek başına sapanla oynamanın bir anlamı olmazdı. O zamanlarda şimdiki gibi sık araba işlemezdi Safranbolu yada İğdir-Araç-Kastamonu’ya. Hem gidecek araç olsa da serum almazdı büyüklerimiz. Çünkü sapanla atılan taş yeri geldiğinde biryerden sekip cam kırardı. Her ne kadar kaza ile de olsa büyükler sıcak bakmazdı sapanta yapmamıza. Bende serumları bu yüzden kendim alır ve köyde gizlice satardım. Bakmayın öyle satarım dediğime kiminden kurbanda koyun sattığında alacaktım kiminde ırgatlık da güz sonrası alacaktım parayı. Orda amaç tek başına sapanla oynamanın anlamsız kaldığı içindir. Arkadaşlarımda da sapan olsun ki şişe kırdığımızda yada sapanla ava çıktığımız da hiçbir arkadaşımın boynu bükük kalmasında gerçek gayem.

Beklenen gün gelir ve karne alınır. O gece uyku tutmaz işte seni. Köye gitmek için hazırlık yapılmıştır. Onbeş gün giyilecek kışlıklar bir çantaya sıkıştırılır. Onların arasına da ben aldığım serumları gizlice koyarım. Tabi gözüm sürekli serumları koyduğum çanta üzerinde. Annemim babamın o çantaya yaklaştığını gördükçe içim titrerdi bulacaklar diye.

Sabah olur babam Karabük’e köyden gelen araba var mı diye bakmaya giderdi. Evde cam kenarına oturur babamın köyden gelen araba ile bizi almaya gelmelerini beklerdim. Çoğunlukla o gün araba bulunurdu. Öğleden sonra saat 14:00-:15:00 gibi gelirdi araba bizi almak için. İşte o zaman dünyalar benim olurdu. Arabaya binip yol alırken hava kararırdı.Belki saat daha erken ama kış mevsiminde olduğumuzdan hava erken kararırdı. Köye vardığımızda arabadan inenler akşamın karanlığında evine doğru yol alır ve kaybolurdu.

Köy de evin avlu kapısına doğru yaklaşırken var gücümle seslenirdim ‘’ Babanneeeee, dedeeeee’’ diye ve ardından önce perde aralanır ve etrafa bakılır sonra cam açılır karşılığı

gelirdi ‘’Oğuuuuuulll’. O an nasıl anlatılır nasıl ifade edilir bunu size belirtmem mümkün değil.

Merdivenleri ikişer üçer çıkarsın. Soğuk çardak dan geçtikten sonra odanın kapısını açarsın ve sana kucağını açmış elleri ve yüzleri zaman yenik düşmüş sıcacık kucaklara atıverirsin kendini. Sonra eller öpülür ayak üstü hal hatır sorulur ve ağaçtan yapma sedirlerin üzerine bir minder daha serilerek gürül gürül yanan güzine soba karşısında oturulur.

Güzine sobalarının içini pek boş kalmazdı. Patates atılır, çekirdek kavrulur yada çoğunlukla çörek yapılırdı. Ertesi sabah kahvaltıda kalabalık olacağımız için genelde bizim gittiğimizde hemen çörek için hamur yoğurulup çörek atılırdı güzineye. Bu sırada sobanın içindeki ateş azaltılır ve çöreğin hamurunun içinin de pişmesi sağlanırdı. Güzine Üstünde sürekli gügümde su ısınırdı. Çaydanlık gömme tip ahşap dolaptan alınır ve soba üstünde kaynayan gügümden demlenirdi. Babannem arada bir sobayı açar çöreğe bıçak batırırdı. Böyle yapınca çörek içini daha iyi alırmış. Bu sırada yazın yapılan üzüm pekmezi, dut pekmezi, kuşburnu reçeli ve benim için dedemin aylık da aldığı helva ortaya gelirdi. Nar gibi kızarmış çörek güzineden çıkartılır ve yanında çay ile sıcacık bir sohbet eşliğinde afiyetle yenirdi. Laf lafı açar saat bir hayli ilerlemiş olurdu. Yer yatakları açılır ve ışıklar söndürülür ocak başına düşen kar tanelerinin erimesi ile oluşan suyun sıcak soba borusuna düşerek çıkardığı cısss sesleri arasında uykuya dalınırdı. Gecenin sessizliğini tavan arasında ceviz yada mısır kozaları ile oynayan farelerin tıkıttıları bozardı. Bir süre sonra evin kedisi minnoş görevini başarı ile yerine getirir ve farelerinin oyununa son verirdi.

Erken kalkmaya okul zamanından alışkın olduğumuz için erkenden uyanırdık. Gecenin ilerleyen saatlarinde uykunun azametine dalıp sobaya odun atılmadığı için soba sönmüştür. Sedir ve pencere aralarından giren rüzgar evi buz kestirmiştir. Sıcak yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönerek birilerinin uyanıp sobayı yakması beklenir. Çok geçmeden ilk ayak sesleri duyulur ve yarım saat kalmaz soba yanar ve kahvaltı hazırlanırdı.

Kış ayı olması münasebeti ile köyde pek iş olmazdı. Damdaki hayvanlar sağılır, samanlanır, boşalan saman çitlerini doldurmak için samanlığa gidilirdi. Kuruluktaki odunun durumuna göre oduna gidilir ve daha önceden kuruyan odunlar parçalanarak sobada yanacak hale getirilirdi. Biz çocuklara pek iş düşmezdi. Günün aydınlık vakti her ne kadar kısa olsada günü dolu dolu yaşamayı bilirdik.

Kahvaltının yapılmasının ardından herkes vazifesini bilir işine gücüne bakardı. Benim işimde belliydi. Elbiselerin arasına sakladığım sapanta için alınan serumları koynuma koyar ve ambarda ceplerime buğday doldururdum. Çizmelerimi giydiğim gibi doğru yaşıtlarımı toplamaya koşardım. Hepsini tek tek evden çağırırdım. Hepsi benim serum getirdiğimi bilirdi. Onların hepsi bir araya gelince serumları dağıtırdım. Hep beraber doruktan yola çıkar sırası ile mantarlık, köyaltı ve doruk yoldan yolsarı gelirdik. Gittiğimiz yerlerde taştan kapanlar kurar ve yemlerdik. Bu sırada sapan için çatal bakınırdık. Pürlem, kiren yada çitlembik ağaçlarına bakına bakına gelirdik. Bir tane bulur onu sapan için ayarlardık. Daha iyisini bulunca eskisini ya atar yada bulamayan verirdik. Ama en güzeli de kiren ağacından olurdu. Bu şekilde köye kadar gelirdik. Soğuktan buz tutan ellerimizi ısıtmak ve ıslanan pantolon paçalarının buz tutarak bağladığı çakıldaklarımızın çözülmesi için evlere dağılırdık.

Evde hiçbir zaman ‘’ aaaa oğlum kuş yemlemeden gelmiş, hoş geldin ‘’ diyen bir büyük karşılamazdı bizi. Genelde ‘’ ne o üstünün başının hali, ahhh anammmm ellerlide buz gibi’’ derler ve üstümüzü çıkarttırıp güzinenin yanına oturturlardı. Ardından buz tutan ellerin buzu

çözülmeye başlar. Hafif hafif sızlar ve uyuşur. Bedenin buzu çözüldükce vücut ağırlaşır ve uyuyuverirsin oracıkta. Uykunun derinliğini öğle ezanı bozar. Ezan aynı zamanda öğle vakti hayvanların sulanıp samanlanması anlamına gelir.Uykudan kalkılır soba yakınına ters şekilde konulan sandalye üzerinde kuruyan elbiseler giyilir. Hayvanları sulamak için dama inilirdi. Hayvanlar çeşmeye götürülür. Çeşme başına geldiğinde yada çeşmeden ayrılırken mutlaka sabah kapan yemlediğin arkadaşlarından bir yada birkaçını görürsün. Onlarla 1-2 saat sonrasına randevulaşırsın. Hayvanlar tekrar dama bağlanır ve eve çıkılır. Evde sofra kurulmuştur. Bazen dedemin öğle namazından gelmesi bezende benim gelmem için beklenirdi sofra başında. Ev nüfusu tamam olduğunda sofraya oturulurdu.

Güzine üstünde kaynayan ve odayı miss gibi kokutan tarhana çorbası büyük bir tasla sofraya konurdu. Yanında turşu mutlaka olurdu. Çoba kaşık kaşık ekmeksiz hüpürdete hüpürdete içilirdi. Ardından güzine içinde tepside ısıtılan sulu bulgur pilavı sofraya gelirdi. Dedem büyük bir baş soğanı sofraya koyar tek yumrukla parçalardı. Soğan cücüğü benim olmak şartı ile herkese paylaştırılırdı. Ardından yufka ekmeği susak yapılır bulgur pilavına daldırılırdı. Yemeğin bitimine yakın soba üstünde kaynayan gügümden çay demlenir ve soba üstünde demini almaya bırakılırdı.

Çayın demlenmesini bekleyen kim çoğu zaman daha sofra ortadan kalkmadan üstümü giyer ambardan ceplerimi buğdayla doldurur arkadaşlarımı çağırmaya giderdim. Hep beraber elimizde bu sefer sapanlarımız doluya boşa, daha taşa bazen denk gelirse avla üstünde asılı tenekeye taş ata ata kapanlara bakmaya giderdik. Yasılmış ( kapanmış) kapan görürsek demeyin keyfimize. Her zaman kuş çıkacak değil ya bazen kapandan fareninde çıktığı olurdu. Ama en güzeli yada günümüz tabiri ile bonusu karabakal olurdu. Oracıkta kuşun kafası kopartılır ve kapan yeni av için hazırlanırdı. Elde tutulan kuş yolunarak sapanla atış yapılarak tur tamamlanırdı.

Köye gelindiğinde tutulan kuş az ise çoğalması beklenirdi. Bir tepsi kadar olduğunda alta patates şaklanır (dilim dilim kesilir) üstüne kuşlar dizilir ve güzine sobasına atılırdı. Ama en çokda kuşun yağının bulaştığı patatesin tadı hoşuma giderdi.

Akşam üstüne doğru ayaz çıkmaya başlar yerler çıtırdardı. Doruk bizim mahallenin kayak merkeziydi. Biz çocuklar yolun ortasını buz pisti yapardık. Kızak herkes de yoktu olanıda ya odunlar altında kalmış yada bir tarafı kırılmıştı. Bulunan yazdan kalma gübre naylonu yırtılmış leğen veya merdiven kızak olarak kullanılırdı. Bize kimi zaman büyüklerde eşlik ederdi. Buz üstünde olduğumuz için düşen eksik olmazdı neticesinde kahkahalarda arka arkaya kopardı. Tabi büyüklerin verdiği her seneki sözlerde eksik olmazdı.’’ Laynnnn uşakkk goca coğuzuu kesince sagaaa kayduraak yapalım’’ Bu söz hersene verilir ama yazın unutulurdu. Hatırlatıldığında ‘’bunca işin gücün arasında sırasımı şimdi’’ denirdi. Çünkü yazın köyde yapılacak iş çoktu.

Ardından eve gelinir gürül gürül yanan soba karşısında ısınılırdı. Akşam yemeğinin ardından ya oturulmaya gidilir yada misafir kabul edilirdi. Her iki durumda ise misafir menüsü pek değişmezdi. Çay, patlamış mısır, ekmek sacında nohut-buğday kavurması, ayva ve kırılmış kabuklu ceviz. Daha eski zamanlarda mısır ununa rağbet edildiği günlerde mısırı kozalağından ayırmak için toplanırdı. O zamanlardaki en büyük eğlencemde mısırından ayrılmış kozalakları üst üste koyarak ev yapmaktı. Bunda pek başarılı olmazdım. Çünkü evin altı tahta olduğundan birileri hareket ettikçe kozalar oynar ve yaptığım ev bozulurdu.

Günler günleri kovalar ve sayılı gün gelir geçerdi. Tatil bitmiş ve geriye dönüş vaktidir. Son gün kapanlar yemlenirken ben yaptığım kapanları bölge bölge diğer arkadaşlara bırakırdım. Sapanımı bir dahaki sene kullanmak üzere saklardım. Gerçi hiçbir zaman koyduğum yerde bulamazdım ya!.. Çizmelerimin varsa çamurunu temizler bir sonraki sene kullanmak üzere yerine koyardım. Safranbolu-Karabük tarafına gidecek araba bir gün önceden ayarlanırdı . Sabah erken kalkılırdı. Evin günlerdir olan neşesi kaybolmuştur. Kimsenin azgını bıçak açmaz. Bir telaşla ortalık toplanır. Çoğu zaman sofra kalkmadan araba köyün içine gelir ve kornaya basardı. İşte o korna sesi ayrılığın simgesidir. Eşyalar ellere alınır ve arabanın yanına gelinir. Arabada kalorifer olmadığı için küçük tüpün üzerine ısıtıcı takılmış ve arabanın ortasına koyularak araba ısıtılmaya çalışılmıştır. Eller öpülür ve yanaklardan aşağı gözlerden yaş süzülür. Bu seferki sarılmalar ayrılığın habercisidir. Öğle ya gidip te gelmemek, gelip te görmemek de var. Arabaya biner bir koltuğa sıkışırsın. İçindeki hüzün seni öyle bir sararki koltuğun soğuğuna aldırmadan buharlanan camı silersin. Araba hareket eder ve sen sildiğin avuç içi kadar yerden ardından bıraktığın gözü yaşlı insanlara el sallayarak bir daha ki kavuşmanın hayalini kurarsın.

 Uğur KUŞCU

Reklamlar