“Bu duman nereden geliyor? Yanıyoruz!”

          Çocukluk yıllarımda, köyümüzde ve diğer komşu köylerde her ailenin 8-10 kazı da olurdu. İlkbaharda kuluçka dönemi olan, yaz aylarında su kenarlarında büyüyen bu kazlar kış aylarında, genelde evin aptesthane denilen ahşap çıkıntı bölümünde oluşturulan küçük bir hücrede birer, ikişer besiye alınırdı. Burada, üç hafta kadar, fodala ya da fitil denilen kepek ve parçalanmış mısır karışımından yapılmış bir yem ile, günde üç dört kez boğazından parmakla tıkılarak beslenirdi. Buna “kaz besleme” denirdi. Bu süre sonunda kazlar o kadar iyi beslenirdi ki, bunu anlatmak için “önüne konulan oklavayı bile atlayamadı” denirdi.

Kış günleri; bir evde kesilen besi kazının, bir gün ciğeri, ertesi gün eti, suyuna pilavı; diğer gün, bandırması, böbreği yapılırdı. Kaz kesilen evin neşesi artardı. Bazen de, yakın akrabaların ve komşuların çağırıldığı, genelde kesilen kaz ile yapılan yemeklerin ikram edildiği, adına “davet” denilen akşam yemekleri verilirdi. Kış aylarında olan bu davetler, çok defa karşılıklı olurdu. Bazen de kesilen kazlar gurbetteki akrabalara hediye olarak gönderilir ya da götürülürdü.

7-8 yaşlarında idim. Rahmetli Büyükannem, Karabük’ deki Halamlara götürmek üzere bir kaz beslemişti.  Büyükannem kesilen kazı ve götüreceğimiz diğer hediyeleri hazırladı. İkimiz Karabük’ e gidecektik. Hem Karabük’e gideceğim, hem de uzaktan gördüğüm arabaları yakından görüp bineceğim için sevinçli idim. Bir kış günü Babam bizi katırımıza bindirdi, Toprakcuma’ya getirdi. Cuma günü olduğu için, belli saatte Karabük-Safranbolu’ ya gidecek araba vardı. O gün, Karabük’ e, eskidiği için artık İstanbul seferi yapamayan “Gıdı Seyin’ in arabası” gidiyordu. Babam bizi ve eşyalarımızı arabaya yerleştirdi. Şoföre Karabük’ de ineceğimiz yeri tembihledi.

Otobüs yolcu ve eşyaları ile tıka basa dolduktan ve söylenen saatten epeyce sonra, dur-kalklarla iki saatten fazla sürecek olan 35 km lik yolculuğumuz başladı. Bu yolculukta, diğer çocuklar gibi ben de, para vermemek için Büyükannemin kucağında gidiyordum.

Kısa bir süre sonra camlar buğulandı. İnsanların nefesi ve içilen sigaraların dumanı ile otobüsün içerisi, dışarısı görünmez oldu. Derken bir yerde otobüs durdu. Şoför ya da yardımcı olan kişi, önden yüksek sesle, (camiye yardım der gibi) “Ama’ ya yardım!” diye seslendi.

Ardından, seslenen kişi aralarda oturanları, ayakta dikilenleri yara yara, aradaki eşyalara bas basa, itiş kakış içinde; yolculardan para topladı. Büyükannemin de, uzun uğraşlarla üzerindeki para kesesini bulduğunu ve otobüsteki zengin-fakir herkes gibi yardım ettiğini hatırlıyorum. Yardımı toplayan kişinin, toplanan yardımı vermek üzere,  arabanın arka kapısından inerek yolun üstündeki küçük kulübeye girdiğini, buğusunu sildiğimiz camdan görebilmiştim. (O zamanlar böyle anayollar üzerinde, içinde kör, topal, fakir, düşkün insanların olduğu küçük kulübeler olurdu. Bu kişileri, gündüzleri yakınları buralara bırakır, akşamları alırdı. Yoldan geçen arabalardan bu insanlara yardım yapılırdı.)

Yolculuk hayli ilerlemişti ki arabanın içinde bir duman ve koku hissedilmeye başladı. Bir süre sonra bu duman ve koku arttı. Yolculardan birisi “Ya yanıyoruz, bu duman, koku nereden geliyor?” diye bağırdı. Otobüs yolun kenarına yanaştı. Uygun bir yerde durdu. Yolcular indirildi. Bu arada, inen yolculardan bazılarının üzerindeki palto gibi uzun giysilerinin eteklerinden dumanların çıktığı görüldü.

Dumanın ve kokunun nedeni bulunmuştu. Otobüsün ortasında, koltukların arasından paslı bir demir boru geçiyordu. Otobüs bu borunun içinden geçirilen eksoz gazı ile ısıtılıyordu. Arada çömelen bazı yolcuların aşırı ısınmış olan bu boruya temas eden palto gibi giysilerinin etekleri tutuşmuş; bazılarının “mes” üzerine giydikleri lastik ayakkabıları, eşyaları sıcaktan erimiş, etkilenmişti. Duman ve koku buralardan kaynaklanmıştı.

Burada bir süre bekledikten ve bazı önlemler alındıktan sonra yola devam edildi. Şoför “Gıdı Seyin” Babamın tembihine uygun olarak, Karabük’ ün girişinde, Yeşilmahalle Camisinin yanında bizi otobüsten indirdi.

Şimdi buradan eşyalarımızla, Halamların Esentepe denilen yerde, iki üç km uzaktaki evlerine ulaşmaya sıra gelmişti. O yıllar şehirlerde şimdilerde olduğu gibi, belediye otobüsü, dolmuş gibi vasıtalar yoktu. Taksi hiç yoktu. (Olsa da, insanlarda binecek para yoktu.) Kastamonu gibi bazı şehirlerde “fayton” denilen at arabaları vardı.

Büyükannem ağır torbayı sırtladı. Benim elime de bir şeyler verdi. Önce ana yoldan Esentepe düzlüğüne çıkan, şimdilerde de hala mevcut olan, 250–300 basamaklı dik merdivenleri çıkıp bir hayli yürüdükten sonra, kan-ter içinde Halamların evine ulaştık.

Halacığım bizi büyük bir ilgi ve sevgi ile karşıladı. Hemen Büyükannemin sırtındaki ağır torbayı aldı. Almasıyla beraber de, “Aaaa, Ana ne kadar da terlemişin, ter sırtından çıkmış!” sözleriyle hayretini belirtti. Büyükannem de “Sorma kızım, merdivenler çok yordu” dedi. Gerçekten, Karabük’ e gidiyorum diye giydiği (belki de tek olan) yeni entarisinin arka yüzü ıslanmış ve rengi değişmiş görünüyordu. Ancak az sonra renk değişikliğinin ve ıslaklık görüntüsünün terlemeden olmadığı anlaşıldı. Büyükannemin, otobüste koltuğun altına yerleştirdiği torba da, fazla ısınan eksoz borusuna çok yakın olduğu için, içindeki besi kazının yağı erimiş ve alttan torbanın dışına vurmuştu. Büyükannemim sırtındaki ter görüntüsü de torbadan sürülen yağın etkisi ile olmuştu.

O zamanlar, yolculuğa çıkan, misafirliğe giden insanların, şimdilerde olduğu gibi yanlarında valizler dolusu yedek giyeceği olmazdı. İnsanlar başka giyecekleri olmadığını anlatmak için, “Eynimdeki eynimde, başımdaki başımda” derdi. Bu misafirlikte, rahmetli Büyükannemin de ayrıca getirdiği giysileri olduğunu hatırlamıyorum. Herhalde yağlanmış entarisi yıkanıp kuruyana kadar, o küçük, zayıf bedenine, oldukça toplu, yapılı olan halamın geniş, uzun entarisini giymişti. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum.

                                                                                 

                                                                                                                                                                                                      Şenol KUŞCU

Mart 2011-ZONGULDAK

senolkuscu@yahoo.com